Uyuyan Dev Uyanırsa

Çin uyuyan bir dev; bırakalım uyusun çünkü uyandığında Dünya sallanacak

Uyuyan Dev Uyanırsa

Üniversite son sınıf öğrencisi olan Allen Lin,  8 kişilik jüri heyetinin karşısında soğuk terler dökerek ders dışı aktivitelerinden, notlarından, liderlik kabiliyetinden bahsederken 23 yaşında gencecik bir delikanlı olmanın verdiği heyecanla sesi titriyordu. Aslında korkması için fazla bir neden yoktu, zira okulunun en parlak ve en sosyal öğrencilerindendi. Henüz 3-4 yaşlarındayken üstün yetenekli bir çocuk olduğu keşfedilmiş, ailesi tarafından özenle en iyi okullarda yetiştirilmişti. Yine de heyecanını yenmekte zorlanıyordu. 22 milyon kişilik bir başvuru havuzunun içerisinden yaklaşık 2 milyonluk bir ‘seçilenler’ grubu arasına girmesi hiç de kolay değildi. Aile geçmişi, sosyal statüsü, cinsiyeti, yaşam tarzı, akademik performansı, üniversitesinin sıralaması veya karakteri gibi bir çok testin sonucunda durumu belli olacaktı.

Sınav sırasında üyelerden biri kendisine devlet başkanının geçen yıl yaptığı konuşmada neler söylediğini sormuş; o da sular seller gibi ezberlediği metni kekelemeden anlatmayı başarmıştı. Mülakattan çıktığında onu haftalar sürecek heyecanlı bir bekleyiş döneminin beklediğini biliyordu. Kendisine müjdeli haber geldiğinde kalabalık bir arkadaş grubuyla birlikte üniversiteden mezuniyet partisinin tam ortasında idi.  Haberi duyar duymaz sevincinden bayılacak gibi olmuş; büyük bir coşku ile parti bayrağını selamlayarak, arkadaşlarının saygı ve hayranlık dolu bakışları arasında bağlılık yeminini etmişti. Lin, artık bir Çin Komünist Partisi üyesi idi; 87.7 milyon üyenin arasına katılmıştı.

Parti üyeliği her Çinli için bir kredibilite göstergesi idi. İlk kurulduğu 1921 yılında sadece 57 üyesi bulunan bir siyasi topluluğun, zaman içerisinde dünyanın en büyük partisi haline geleceğini herhalde kimse tahmin edemezdi. Oysa bugün Çin’de yaşayan zeki, iyi eğitimli, lider yetenekleri gözlenen hemen her vatandaş için bu partinin bir üyesi haline gelmek ana hedef halini almıştı. Yönetim piramidinin en alt ve en geniş basamağından yukarı doğru yükselmek ve kuşkusuz Merkez Komite’ye ulaşmak yüz milyonların rüyası idi. Merkez Komitesi’ne kimlerin atanacağı 5 yılda bir yapılan Ulusal Kongre’de belirleniyordu. Buradan Politbüro’ya, sonrasında ise Politbüro Daimi Komitesi’ne atanmak mümkündü. Koca Çin, buradan yönetiliyordu.

Komünist Partisi’nin her üyesi şu mottoyu ezbere bilmek durumundaydı: ‘Dikkatlice gözlemle; pozisyonunu koru; problemlerle sakince başa çık; kapasiteni gizle; düşük profil sergilemekte iyi ol; hiç bir zaman liderlik iddiasında bulunma ve zamanını bekle’. Deng Xiaoping’in 1990 yılında Tiananmen meydanı ayaklanmalarının ardından belirlediği ve Soğuk Savaş sonrası Çin devlet felsefesinin özünü oluşturan 24 kelimelik bu prensipler dizisi, komünist partisinin tüm üyeleri tarafından adeta bir kutsal metin gibi ezberlenmişti. 1990lar Çin Komünist Partisi açısından bir ölüm kalım dönemi olmuş, tüm dünyada sosyalist rejimler birbiri ardına yıkılıp, ülkeler parçalanırken, Çin’in ve Parti’nin varlık ve gücünü sürdürebilmesi hayli zor koşullar altında mümkün olabilmişti.

Jiang Zemin’in 1993’te başkan seçilerek, Mao’dan bu yana hem parti, hem de devlet başkanlığını yürüten ilk kişi haline gelmesi, ülke içerisinde ciddi bir güç mücadelesinin başladığının ilk göstergeleriydi. Jiang Zemin, bir yandan ‘piyasa sosyalizmi’ olarak tanımladığı modelin yerleştirilmesine çalışıyor, diğer yandan da kendisini ‘yeni Deng’ olarak lanse etmeye uğraşıyordu. 1999’daki Çin Halk Cumhuriyeti’nin 50. kuruluş yıldönümü kutlamaları onun için bir gövde gösterisine dönüşmüştü. 1 milyon Çinlinin katıldığı kutlama törenine Deng’in 35. yıl törenlerinde giydiği giysi ile gelmiş ve aynı yerden yaptığı konuşmada dünyada gerçekleşmekte olan büyük değişimlerden bahsederek, sosyalist modernleşmeyi ana hedef olarak belirlemişti. Jiang, kendisinden sonra gelecek olan Hu Xinto’nun döneminde bile etkinliğini sürdürmesini sağlayacak kadrolaşmayı yapmadan gitmeyecekti.

Devlet başkanı olmadan önce yıllarca başkan yardımcısı olarak görev yapan Hu, Çin’in dünya sathında özgün bir model üzerinden büyük güç statüsüne kavuşması konusunda selefi ile hem fikirdi. İktidara geldiğinde Çin, gerek Batı dünyası ile gerekse çevre hinterlandındaki ülkelerle  sorunları iyice belirginleşmiş, ve belki de dünyanın en yalnız yükselen gücü olarak tanımlanabilir hale gelmişti. Hu, dönemi boyunca renksiz bir siyasi kişilik olarak tanınmış ve ülkeyi hala 75 yaşını aşmış Jiang’ın  yönettiği söylentileri almış yürümüştü. Pasif görüntüsünün ardındaki felsefenin ‘ABD’nin zirvedeki gücüyle dövüşmek yerine hegemon ile birlikte yaşamayı öğrenmek, adapte olmak ve bu durumdan faydalanarak büyümek’ olduğu da rivayet edilmekteydi. Oysa onun dönemini fırtına öncesi sessizlik olarak tanımlamak daha doğruydu. Hu, her şeye rağmen hızla büyüyen ama liderlik iddiası olmayan bir ülke inşa ediyordu. Deng’in işaret ettiği hedefe doğru kilitlenmiş, ‘olduğundan düşük bir profil sergileyen ve zamanını bekleyen bir ülke kurmaya odaklanmıştı.

2012 yılında devlet Başkanlığına seçilen ve kimileri açısından yeni Çin’in kurucu babası olarak tanımlanan Xi Jinping ise belki de Çin tarihinin en güçlü lideri olma iddiasıyla koltuğa oturacaktı. Ülke içerisindeki diğer siyasi güç odaklarını hızla elimine etmiş ve Mao Zedong ile Deng Xiaoping’in ardından ismini Partinin kurucu metnine ekletmişti. Jinping’in ‘sosyalizm ve Çin’in yeni modern dönemdeki yeri’ hakkındaki düşünceleri anayasal hedefler olarak belirlenmişti.

Parti için gelenekler yerle bir oluyor, Jinping’in liderliği konsolide etme ve güçlü tek liderlik müessesesini, partinin de önüne geçirme iddiası hayata geçiyordu. 2018’in Mart ayında Jinping’i ölene kadar başkan yapabilecek anayasa değişikliğinin onaylanması ve başkanlık için 2 dönem şartının kaldırılması tarihi bir gelişmeydi. Merkez Komitesindeki 3000 üyenin 2958’i ‘Evet’ oyu kullanmıştı. Batı basınında ‘İmparator Xi’, ‘Yaşam Boyu Diktatör’ , ‘Çin’in Yeni Mao’su’ başlıklarıyla karşılanan bu değişim 21. Yüzyılın yeni ruhunu da yansıtıyordu. Dünya ‘kral liderler’ dönemine girmişti.

Yeni Kral’ının gelişini kutlayan Çin, yeni yüzyılın üçüncü 10 yılına dünyanın en güçlü ekonomisi olarak askeri, teknolojik ve ticari alanda inanılmaz bir ağırlıkla giriş yapmaya hazırlanıyor. İpek yolunun yeniden inşasını, 65 ülkeyi birbirine bağlayan ekonomik kuşaklar oluşturulmasını, duvarların yıkılıp ulusal ekonomileri birbirine bağlayan köprüler kurulmasını öneren yeni bir emperyal aktör olarak, o artık küresel dünyamızın başat aktörlerinden. Düşük profil sergilemeye, kapasitesini gizlemeye veya zamanını beklemeye de hiç niyeti yok. Zaman çoktan geldi bile.

Napoleon Bonaparte’ın ‘Çin uyuyan bir dev; bırakalım uyusun  çünkü uyandığında Dünya sallanacak’ ifadesi ne demekmiş; sanırım hep birlikte göreceğiz.

Ersoy ERYAN

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER