Hey gençler siz de korkanlardan mısınız?

Dikkat edin, bu soruya vereceğiniz cevap, eninizi, boyunuzu, ideolojinizi, bilumum renklerinizi, sığlıklarınızı ve derinliklerinizi belirleyecektir.

Hey gençler siz de korkanlardan mısınız?

Hayatınızın amacı nedir sizce?

Dikkat edin, bu soruya vereceğiniz cevap, eninizi, boyunuzu, ideolojinizi, bilumum renklerinizi, sığlıklarınızı ve derinliklerinizi belirleyecektir. Radikal bir soru bu. Kestirmeden gidecek ve sizi hemen ele verecek. Ben radikal biriyim. Kestirme yolları seviyorum. Açık ve net. Kısa ve öz. Lafı dolandıranlarla, fazla yumuşak takılanlarla işim yok.

Nedir hayatınızın amacı?

Böyle bir soruyu anlamsız mı buluyorsunuz? Sizinle de işim yok. Aslında var da yok. Böyleleri ile ne konuşabiliriz ki? Ne var’ı bilirler, ne yok’u. Yemek, içmek, sevmek yetmez mi, ille de amacı mı olması lazım hayatın diyecekler ve sonra da yüzüme pel pel bakacaklar, eminim…

Benim derdim bildik takılanlarla. Onlara soruyorum: Neymiş bakalım hayatın amacı? Avucunda değerli taş olduğunu söyleyenler koysun masaya tek tek. Ya da sihrine güvenen asasını atsın meydana. Hangisi sahte, hangisi hakiki görelim. Kim Firavun, kim Musa görelim. Yiğit meydanda belli olur. Öyle değil mi? Yok öyle sorulardan kaçmak.

Sohbete niye buradan başladım? Bilemiyorum. Hemen aklıma geliverdi girdim. Destursuz girer gibi. Neylersin, hayatın bir görünümü böyle işte: Rasgele dağınık anlamsız. Ama siz bu sözüme aldırmayın. Aslında öyle değil. Dedim ya, bu hayatın bir görünümü. Görünümlerinden biri. Bence, hakikatte hayatın zerresi dahi planlı ve programlı... Ve dahi anlamlı… Ben bunu hissediyorum. Buram buram hissediyorum. Umarım siz de hissedersiniz. Durup dururken böyle bir soruyla yazıya girmek tesadüf değil bence... Tesadüf diye bir şey yok. Ki tesadüf olsun. Bu böyledir. Bence hayatımızı yazan senaristin planlı repliklerinden biri bu… Senarist dedim ya, filmin Yönetmeni de o bence. Laf aramızda, yazan da çeken de oynayan da o, bence. Hayat sinemadır, sinema hayattır, bence. Ama gelin buraya da girmeyelim, bence. İyice kafası karışacak gençlerimizin, bence.

Ah, şu ‘bence’ demeler… Ben yok ki bence olsun. Ne sayıklayıp duruyorum?.. Bu lafa da takılmayın hemen. Ne demek ben yok? Demeyin, cevabı uzun. Öyle olur olmaz şeylere takılırsanız, yol mu biter.

Hey iddialı olan gençler, çok bildik geçinenler, ne ki sinemayı bildiğini sananlar, sizlere sesleniyorum, bakın bir kelime bile bizi ne tartışmalara götürüyor, gelin sinemayı konuşalım, hayatı konuşalım, aslında hayat da yok, sinemada da yok’u konuşalım, fikri, estetiği, ölmeyi, yaşamayı, gülmeyi, ağlamayı, börtü böceği konuşalım, bütün soruların, kelime ve kavramların, renklerin, şekillerin, hacimlerin, mekânların, zamanların, kelimelerin nasıl eriyip tek bir mana haline geldiğini ve hayatın, nasıl bu mananın aslında olmayan ve var zannedilen şekillere, renklere, hacimlere büründüğünü yani nasıl sinemalaştığını konuşalım. Gelin bu dili bilmiyorsanız anladığınız dilden konuşalım. Yeter ki konuşalım. Konuşmasını bilin yeter ki. Önce, konuşacak lafınız olsun.

Gerçi dilime düşen her kelime bir yığın soruyu da beraberinde getiriyor. Sorular sorular sorular... Ama sözü uzatmak istemiyorum. Tek tek cevaplandırmaya zamanım yok. Hoş, olsaydı da kimse okumazdı ya, neyse. Şimdiki nesil okumuyor. Bunu kabul edelim artık. Okusa da işin kabuk kısmında kalıyor. ‘Pop nesli, hap nesli’ gibi bir şeyler söyleyeceğim ama beni hâlâ hamasî bir dil kullanıyor diye suçlamanızdan korkuyorum. Hatta gençlik, konuşmasını, yazmasını, düşünmesini bile bilmiyor. Diyeceğim ama diyemiyorum, hasta mısın demenizden korkuyorum.

Evet, hastayım, bilhassa gençlerle sorunum var. Ama benden aldıkları borçları vermedikleri için değil, parmağımı büküp kafatasına dokunduğumda tın tın öttükleri için. İki kelimeyi bile yan yana getiremezken allâme-i cihan kesildikleri için. Aşk deyince yatak akıllarına geldiği için. Anlamak yerine kırıp döktükleri için… Biz gençliğimizde böyle değildik. Demeyeceğim, dersem müzelik olduğumdan söz edersiniz diye korkuyorum. Biz dünyayı tek başımıza kurtarma cehdi içersindeydik, bu ne gaflet de demeyeceğim, dersem sopayı kapıp üzerime yürürsünüz diye korkuyorum.

Görüyorsunuz ya dostlarım, ben hep korkuyorum. Daha nelerden nerelerden korkuyorum bir bilseniz. Ne yana baksam, o senarist çıkıyor karşıma… Her sözde, her görüntüde, her olayda, her çehrede, her bakışta, şekillenen ve şekil veren, gören ve görünen… Onu yanlış anlamaktan korkuyorum, ona karşı yanlış yapmaktan korkuyorum. Aşk benim, âşık benim, mâşuk benim diyor bir Büyük İmam. Ama ben bunu söylemekten korkuyorum. Söylersem bu gençlik bu sefer arkamdan teneke çalmaya kalkışır diye korkuyorum. Korkularım büyük… Korkuyorum diyorum ya, bu kez de kooorkak koorkak diye arkamdan tempo tutarlar diye korkuyorum. Olur mu olur. Bu gençlik bir âlem.

Gençlere çullandığıma bakmayın… O işin latifesi. Benim derdim bütün bir toplumla aslında… Gençlere niye garezim olsun ki… Ben de gencim! Gülmeyin. Yaşımı bilenler hınzır hınzır gülüyordur, eminim. Gülsünler. Bu onların işgüzarlığı. Ben yalan söylemiyorum ki. Ruh yaşım otuz üç. Bilenler bilir. Ben ruhtan söz ediyorum. Tenden, kaportadan değil. Belki başka bir yazımızda söz ederiz, ama bence ruh Yaratıcının verdiği maddi ve manevi malzemeleri kullanarak bilincini geliştiriyor, ya da köreltiyor, yaşlanmıyor. Bedeni pörsütüyor, çürütüyor, eskitiyor; ama yaşlanmıyor. Tecrübeyle sabit. İnanmayanlar dönüp dönüp aynaya baksınlar. Ruh nedir falan diye de sormaya kalkışmayın lütfen. Buna konuşmaya takatler yetmez. Kur’an-ı Kerim’de ruh hakkında bizlere bilgi olarak çok az şey verildiği bildiriliyor. Çok az deniyor ama inanın, verilenlerin bir gramı bile, yeryüzünün bütün saçları ağartmaya, bütün spotları yakıp, Kâinât’ı cascavlak aydınlatmaya yeter. O zaman dünya hayatı olur mu, onu bilemem. Beynin yüzde beşini değil de yüzde yüzünü kullanmıyor olmak bana hep ilginç gelmiştir, öteden beri. Ruhu konuşmak, sonsuzu konuşmaktır, metafiziği konuşmaktır, varlığı yokluğu konuşmaktır, sinemanın aslını konuşmaktır, daha neleri neleri konuşmaktır. Sahi yeri gelmişken sorayım, sonsuza dönük hiç bir bilgisi ve duygusu olmayan biriyle sinemayı konuşmak mümkün mü? Hepimiz sonsuz karelerden oluşan bir filmin içindeyiz. Ancak, buraya girmeye de korkuyorum. Gel de şimdi bu yedi bilinmeyen denklemi toplama çıkarma bilmeyen bir nesille çöz! Recep İvedik nesli işte. Yarışması bile yellenmek üzerine kurulu bir nesil. Ötesi yok. Onlara Çanakkale boğazı demeye bile korkuyorum.

Yanlış mı düşünüyorum. O halde söyleyin bakalım, hayatın anlamı neymiş? Ne o, soru çok mu ağır geldi? Bence hafif. Çok hafif hem de. Bence sorun sarkmış beyinlerinizde, şişmiş vücutlarınızda, taş kesilmiş organlarınızda... Bunu düşünün...

Hey gençler! Sizleri sesleniyorum! Habire korkuyorum dediğime bakmayın, O da işin latîfesi… Bütün çabam, şimdilik bana ebleh ebleh bakan taş devri insanlarıyla bir iletişim dili kurabilmek... Aynı dili konuşmuyoruz çünkü… Aganini naganiniden başka söz bilen yok…

Bu arada okuyucularımdan da özür dilerim. İlkyazıma böyle girmek istemezdim. Ama zuhurât işte. Her zaman böyle alaycı değilimdir. Bugün bir ukalalık var üstümde. Çevrem bildik geçinen nice ebleh tiplerle dolu. Onlara kızıyor olmalıyım. Sanırım biraz bu kızgınlıktan kaynaklanıyor bu ukalalığım, bu kendini beğenmişliğim, bu açık açık meydan okuyuşlarım...

Biraz da her şeyi, ama artık her şeyi ciddi ciddi bir oyun olarak gördüğümdendir. Düşünebiliyor musunuz; yemem, içmem, uyumam, uyanmam, yürümem, konuşmam, yazmam hep oyun. Sizin de öyle. Herkes oyuncu. Hem de oyuncu olduklarını bile bilmeden oynayan oyuncular. Ah, ne de gerçekçi oynuyoruz. Sanki film hiç bitmeyecekmiş gibi. Ama bitecek. Bu oyun bitecek. Benim içimde bir yerde bitti bile, film koptu. Artık sadece perdede değilim. Seyirci koltuklarında da yerim var. Bir yanım oynuyor, bir yanım seyrediyor. Bir yanım için bitti her şey. Sahi ölmeden önce ölmek bu mu acaba? Söyler misiniz ben kaç kişiyim? Ve dahi ben kimim? Oynayan mı seyreden mi, gülen mi ağlayan mı? Görünen mi, görünmeyen mi? Gene mi sapıttı sözlerim. Ne yapayım hangi kelime takılsa dilime, yol buralara çıkıyor. Ne yapayım, bütün gördüklerim yalan. Ayna yalan. İçindekiler de yalan. Hani derler ya, hayat bir aynadır, sinema da bir aynadır. Ama yalan. Ayna yalansa, onlar da yalan elbet. Yalanın diğer adı illüzyon, halüsinasyon, simülasyon, hologram falan filan… Bunu koca koca Kuantum fizikçileri söylüyor. İş yalan olmayanı bulmada… Bu da kimsenin umurunda değil… İyi ki sapıttım. Yoksa sizin putlarla dolu aklınızda put kesilecektim. Kişi durduğu yerden görür eşyayı. Ben durduğum yerden memnunum. Keşke siz de deneyebilseydiniz burada durmayı. Buradan bakınca çoğunuz baş aşağı görünüyor. Acaba amuda kalkmış olan kim? Buyurun, aynalar dünyasına gelin. Hani platolarda bir sonsuz mekân yapılır ya, her tarafın beyaza boyandığı. Bütün renklerin tek bir renkte toplandığı. İşte öyle bir mahal burası. Boşuna Beyaz Sinema dememiş Abdurrahman kardeşim. Bütün renkler bu mahalde mündemiç.

Bu seferlik beni affedin. Şöyle bir serbest dalış yaptım içime. Sanırım içimden elmas da çıktı adi camdan parçaları da. Erbabı bilir, bilen de alır. Ama ne yalan söyleyeyim, içime dalmak korkuttu beni. Öyle olur olmaz konulara girip çıkmak kolay mı sanıyorsunuz? Cesaret ister. Sizi bilmem, ama benim cesaretim, korkumdandır!

Sahi, hayatınızın amacı neydi?

Hey gençler, sinemacı gençler, kendini genç görenler! Sabredin, önümüzdeki ay kispetimi giyip, gene çıkacağım meydana...

Bence hazırlanın…

Ersoy ERYAN

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER