Yaşa dayalı yoksulluk

Dünya genelinde her altı çocuktan birinin yoksul olduğu görülmektedir. Bu yaşlıda da farksız değildir.

Yaşa dayalı yoksulluk

Günümüz dünyasında kapitalist ekonominin gelişmesi beraberinde bir yandan aşırı tüketimi getirirken öbür yandan da yaşa dayalı yoksulluğu artırmaktadır. Özellikle büyük oranda çalışan yaş grubu dışında kalan 14 ve altı ile 65 ve üstü yaş grupları bağımlı yaş grupları oldukları için bunların yoksulluk düzeyleri yüksektir. Birinci yaş grubunun çalışma yaşına gelmemeleri ve ikinci yaş grubunun da emeklilik nedeniyle çalışma hayatından ayrılması yoksulluk düzeylerini etkilemektedir.

Dünya genelinde her altı çocuktan birinin yoksul olduğu görülmektedir. Bu yaşlıda da farksız değildir. Göreceli olarak yoksulluğun eskiye nazaran düşme trendinde olduğu söylense de genel itibariyle yoksulluk oranı hâlâ çift haneli rakamların altına düşmemiştir. Bu da yoksulluğun hâlâ dünya için büyük bir tehdit olduğunu göstermektedir.

Yoksulluk gelişmekte olan ülkeleri daha fazla etkilemektedir. Neredeyse yoksulluğun sonucu olarak açlık sorunuyla baş başa kalan insanların %98’i gelişmekte olan ülkelerin insanlarıdırlar. Kötü beslenme nedeniyle hastalıkların ve ölümlerin büyük kısmı da bu ülkelerde görülmektedir.

Peki biz neden yoksulluk diyoruz? Çünkü o sadece bir tek ülkenin değil bütün dünyanın ortak bir sorunudur, hatalı bir şekilde inşa edilmiş toplumsal yapının sonucudur, eğitimsizliğin ve çoğu suçun kaynağıdır.

Birincisi, her ne kadar yoksulluk bugün daha çok gelişmekte olan ülkeleri tehdit eder gibi görünse de gelişmiş ülkeler bundan tamamen azade değillerdir. Zengin olan ülkelerde orantısız bir şekilde artan zenginlik yoksulları yoksun oldukları konusunda biraz daha bilinçli hale getirmektedir. Başka bir deyişle, başkasının sahip olduğu her şey, diğerlerinin ondan mahrumiyetini de ortaya koymaktadır. Bu mahrumiyet hali ise bu insanları çok farklı arayışlara itmektedir.

İkincisi, toplumsal yapının yanlış bir şekilde inşa edilmesi yoksulluğun ana sebeplerinden biridir. Toplumsal yapının ekonomik, ilmi, demografik ve manevi ayakları topalsa yoksullukla mücadelenin yürümesi zaten mümkün değildir. İnsanların bir birikiminin olmaması ve yatırım yapma imkânına sahip olmamaları toplumsal yapıda yoksulluğun ekonomik boyutunu göstermektedir. Üstelik tasarruf tedbirleri yerine aşırı harcamalar bunun yerini almışsa düzenin sağlanması büyük bir zaman alacaktır. Kolonyal, emperyal ve işgal geçmişine sahip ülkelerde bunlar küresel kapitalist düzene artı bir değer katacak şekilde devam etmektedir, ancak bunlara maruz kalan ülkeler ise devamlı eksi değerdedirler. Öyle ki bazı ülkelerde kolonyalizmin sona erdiğine dair “özgürlük” naraları atılsa da neo-kolonyalizm daha önce sömürdüğü ülkelerdeki insanların tüketim alışkanlarını kendine uyarlayarak insanların artık keyifle/rızaya dayalı olarak sömürü düzenine katılmaları sağlanmaktadır. Adeta küresel kapitalist dinin mabet yerlerine dönüşen mekânlarda bu dinin mensupları çılgınca nefsani arzularının peşinden koşmaktadırlar. İnsanları nefis terbiyesine ve tezkiyesine sevk edecek bütün araçlar yakılmış yerine tersine bunları kışkırtacak enstrümanlar çalışır hale getirilmiştir.

Üçüncüsü, toplumsal yapının temelinde (b)ilim yoksa o yapı çökmüştür demektir. Her konuda olduğu gibi yoksulluk konusunda da toplumun eğitim düzeyi çok etkilidir. Özellikle kadınları iyi eğitim almış toplumlarda ailenin ve toplumun temelleri her açıdan çok sağlamdır. Mesela, “Yaşlılığın feminenleşmesi” kavramıyla dile getirilen olgu 65 yaş öncesinden eğitim almadıkları için yaşlanan kadınların bir emeklilik maaşından ve sosyal güvenceden mahrumiyetleriyle alakalıdır. Yaptıkları ev işlerinin de ücretli iş kapsamında olmaması kadını yaşlılık günlerinde sosyal güvencesiz bırakmaktadır. Oysa kadına iyi eğitim vermiş toplumlar, kadınların ataerkil yapıyı aşarak farklı yerlere gelmesine imkân sağlamışlardır. Çünkü eğitim toplumsal tabakalaşmada sınıflar arası geçişi sağlayan ana etkenlerden biridir. Aksi takdirde kast sisteminde olduğu gibi insanların durdukları yerde saymaları ve bunun çocuklarına geçişi olacaktır.

Son olarak, neredeyse bütün suçların oluşmasında yoksulluk faktörü de etkilidir. Bunda kesinlikle “Bütün yoksullar suçludur” önermesi çıkarılmamalıdır, çünkü yoksulluk suçun şartı değildir, suç ancak yoksulluğun sonucu olabilir. Bu nedenle, suçu ortadan kaldırmak için yoksulluğu ortadan kaldırmamız gerekmektedir.

Şüphesiz ki yoksulluğa maruz kalan iki büyük kitle vardır: Yaşlılar ve çocuklar. Gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfus daha fazla olduğu için yaşlı yoksulluğu daha belirgin olabilir, fakat hem yaşlı yoksulluğu hem de çocuk yoksulluğu ile mücadele eden ülkeler gelişmiş ülkelerdir. Toplumuz da Osmanlı’nın son dönemlerinden beri yaşa dayalı bu iki yoksulluk tipiyle mücadele etmiştir. Ki bundan dolayı Cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han tarafından 1985’te açılan Darülaceze, özünde bu iki yoksulluk şekliyle mücadele kurumudur. Toplumda aceze kalmış/yoksul olmuş çocuk ve yaşlılar bu şefkat kurumuna alınmışlardır. Kurumda bulunan farklı atölyelerde çocuklara iyi bir eğitim verildikten sonra yoksulluğu yenmeye yemin etmiş bir şekilde iş hayatına atılmaları sağlanmıştır. Kurum onlar için bir eğitim yurduna dönmüş; elde ettikleri farklı becerilerle toplumun yapısını olumlu yönde değiştirecek aktörlere dönüşmüşlerdir. Yaşlıların da buradaki rolleri bundan farklı olmamıştır. Belki çocuklar gibi bir meslek edindikten sonra kurumun dışına çıkmamışlardır, ama yaptıkları el emeği göz nuru ürünleriyle kuruma/topluma katkı sunmaya devam etmişlerdir. Böylece Darülaceze’de aktif yaşlanan bu büyüklerimiz her zaman topluma örnek olmuşlardır.

Hülâsa, bazı yaşlılarımızın pasif bir duruş sergileyerek hayattan el etek çekip artık ölümü beklemeleri sorunlarını artırdığı gibi yoksulluklarını da artırmaktadır. Asırlık Darülaceze modeli, bunun çözümünü yıllar önce üretmiştir. Bunun asrın idrakine söyletilip genişletilerek yeni yerlerle taçlandırılması için de birtakım adımlar atılmıştır. Bu da yaşlılığın getirdiği sağlık sorunlarının yanı sıra yoksulluk sorunuyla da mücadelede yaşlılarımızla birlikte olmaktır. Lâkin tıbbi meselelerin çözümü ve tedavi şekli belirli bir sisteme bağlanmış olsa da sosyal meselelerden biri olan yoksulluğun çözümü daha karmaşık bir hal alabilmektedir. Hamd olsun toplumumuzda mutlak yoksulluk dediğimiz durum olan günde evine bir ekmek dahi götüremeyen veya yiyemeyen insanlar ülkemizde yoktur. Göreceli yoksulluk dediğimiz kanaate dayalı yoksulluk konusunda ise toplum olarak birçok eksiğimiz vardır. Oysa bunun sonu yoktur. En zenginler bile kendi aralarında göreceli olarak birbirlerinden daha düşük/yoksul olabilmektedirler. Peki bunun çözümü nedir? Çoğu bulmak için aza kanaat… Yani bir Hadis-i Şerif’te geçtiği üzere insanın kısmetine düşen rızka razı olma hali olan kanaat, fakat Feriduddin-i Attar’ın dediği gibi “Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin etsin?” Çok şükür ki yaşlılarımız/büyüklerimiz kanaat konusunda da topluma güzel bir örnek teşkil etmektedirler.

Güncelleme Tarihi: 05 Haziran 2018, 17:00

Ersoy ERYAN

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER